SAVAŞ GENÇ*
Almanya’da ülke genelinde yüzde 5 barajı uygulanıyor. Parlamentoda beş parti var. Hıristiyan Demokratların oy oranı yüzde 40 civarında.
Bu en yakın rakibi Sosyal Demokratlara (SPD) en az 13 puan fark anlamına geliyor. SPD’nin oy oranı yüzde 27’yi aşması sürpriz olacak. Eşbaşkanlığını Cem Özdemir’in yaptığı Yeşiller ise bir ara yüzde 13 oranlarına kadar tırmanmış olmalarına rağmen seçim akşamı muhtemelen yüzde 10 ile finiş çizgisini görecekler. Almanya, tarihinin en tek düze, heyecansız, temposuz genel seçimlerinden bir tanesini yaşıyor. Büyük ve etkileyici projelerin arz-ı endam etmediği, rakiplerin çekişmesinin oy oranlarını yerinden bile kımıldatmadığı sonucu aşağı yukarı belli olan bir seçim. 22 Eylül akşamı merak edilen tek netice Merkel ya da Hıristiyan Demokratların kronik koalisyon partneri Liberallerin (FDP) yüzde 5 barajını aşıp aşamayacağı hususunda olacak. Partinin oy oranı tam anlamı ile bıçak sırtında. Bazı anketlerde yüzde 4 görünen FDP bazılarında da yüzde 5 çıkıyor. Son Bavyera seçimlerinde ise büyük kayıplar neticesinde yüzde 3’e gerilediler. Alman seçim sisteminde her seçmenin iki oyu bulunuyor. Bir tanesi ile vekillerin yarısının seçildiği (bizde Türkiye milletvekilliği olarak tartışılan) ülke çapındaki genel listelere oy veriliyor. Diğeri ile de bölgenizden çıkacak vekili seçme şansına sahip oluyorsunuz. FDP’nin barajı aşabilmesi için bu partiyi mutlaka koalisyon partneri olarak görmek isteyen birtakım Hıristiyan Demokrat seçmen bazı bölgelerde Liberallere oy vererek seçim akşamı Merkel’i ‘büyük koalisyona’ muhtaç etmeyebilir. Seçim sonrası sadece Hıristiyan Demokratlarla koalisyon yapacaklarını açıklayıp diğer partilere peşin mesafe koyan FDP bu tavrı ile Hıristiyan Birlik partili seçmenin bir kısmının ikinci oyunu da almaya çalışıyor. Zira parlamentoya girdikleri takdirde zaten farklı bir koalisyon seçeneğine ihtiyaçları olmayacak.
22 Eylül akşamı Alman parlamentosundaki sol ve sağ oylar aşağı yukarı aynı çıkacak. Sağ partiler CDU/CSU %40 + FDP %5, Sol partiler ise SPD %27, Yeşiller %10 ve sistemin üvey evladı Sol Parti %8. Görüldüğü gibi %45-45 denge olmasına rağmen Alman siyasal sisteminin BDP’si olan ve ağırlıklı olarak Doğu Almanya kökenli komünistlerin oy verdiği Sol Parti her türlü koalisyon hesaplarının dışında tutulacağı için denge her hâlükârda Merkel’den yana olacak. Sol parti aldığı ilk yüksek oy oranı ve sosyal devlet politikaları reformlarını protestosu sayesinde seneler önce parlamentoya girme başarısını göstererek Schröder’i koltuğundan etmişti. İlginçtir, Merkel’in büyük koalisyon ile şansölye olduğu dönemde bile parlamentodaki sol kökenli vekil sayısı tam da bu nedenle sağcılardan daha fazlaydı. Sosyal Demokratlar seçim akşamı muhtemelen istifa dalgası ile tekrar lider arayışına soyunacaklar. Schröder sonrası karizmatik lider çıkartamayan SPD’nin hali bizim ‘sol sorunumuzdan’ farksız. Ne seçmene umut veren alternatif bir söyleme sahipler ne de partiyi tüm eksikliklerine rağmen sırtlayabilecek bir lidere.
YENİ POLİTİKALAR, GÖÇMENLER, EKONOMİ...
Alman siyasal sisteminde bir başarı hikayesi olan Yeşiller hariç yeni parti kurup parlamentoda güçlü bir gelenek oluşturabilen fazla örnek yoktur. Geçen yasama döneminde Korsan Parti yerel seçimlerde inanılmaz başarılara imza atarak birçok eyalet parlamentosuna girme imkanını bulmuş olsa da bu partinin nefesinin genel seçimlere yetmediğini gözlemliyoruz. Almanya için alternatif partisi de salt AB karşıtlığı ile sadece yüzde 3’lerde kalacağı anlaşılıyor. Belki ileride çok daha büyük bir AB krizinde patlama yapmak üzere bu parti de sırasını bekleyecek. Kurucusu Türkiye kökenli bir göçmen olan, Yenilik ve Adalet İçin Birlik Partisi (BIG) bu sene ‘göçmen partisi’ olarak seçimlere iştirak edecek. Bu tür bir yapılanmanın varlığı tartışma konusu olurken alacakları neticenin ülke gündeminde dikkat çekecek boyutta olmayacağı tahmin ediliyor.
Malum seçimler akabinde medyamız kısmen sevinç nidaları ile şu kadar Türkiye kökenli aday da seçildi haberi yapacak. Bu adayların birçoğuna Türkiye kökenli seçmenlerin ‘olmaz olsun’ ya da ‘eksik olsunlar’ dediklerini bilmenizi istiyorum. Türkiye’yi okumakta güçlük çeken Almanlara mezhepsel ve ideolojik yaklaşımları ile korku pompalayan bu adayların tamamının Bundestag’a girmeleri görüldüğü kadar mutluluk verici bir hadise değil. Varlıklarını Alman toplumunun ‘İslam ve Müslümanlar’ üzerindeki soru işaretlerine borçlu olan birtakım siyasiler içeriden konuşan ‘güvenilir’ bir kimlikle Alman ve Türk toplumları arasındaki makasın açılmasına hizmet edebiliyorlar. Şüphesiz dersini çok iyi çalışan, referanslı konuşabilen ve yaptıkları işin hakkını vererek basamakları tırmanan Cem Özdemir gibi örnek siyasetçileri bu kategorinin dışında tutmamız gerekiyor. Almanya’da göçmenler adına siyaset yapıp sorunların çözümüne pozitif katkı sağlayan aktörlerin sayısı oldukça az. 81 milyon nüfusa sahip Almanya’nın 16 milyonu yani yaklaşık yüzde 19’u göçmen kökenli. Nüfus oranları ile parlamentoya girebilen göçmen kökenli siyasetçi oranı eşit değil. Bunun iki nedeni var. Öncelikle göçmenler maalesef seçimlere yeterince itibar etmedikleri için onların oyunu almak isteyen siyasiler de kıyasıya bir rekabet içine girmiyorlar. Daha çok Almanların göçmen hassasiyetini satın almaya çalışan kitle partileri hemfikir içinde oldukları konular haricinde cesur adımlar atamıyorlar. Zira göçmenlerin çifte vatandaşlık talebi gibi somut sorunlarını çözmenin birtakım getirileri olmakla birlikte büyük bedelleri de olabiliyor. Seneler önce çifte vatandaşlık hakkını tanımaya kalkışan Sosyal Demokratlara karşı tüm ülkede imza kampanyası ile cevap veren Hıristiyan Birlik partileri dönemin şansölyesi Schröder’in en önemli kalelerinden Hessen eyaletini kazanarak geri adım atmasını sağlamışlardı.
AB içinde tüm stratejik kararları daha önce Paris’le birlikte alan Berlin, finansal krizden etkilenen partneri ile arayı açarak ‘gönülsüz hegemon’ kisvesi ile Avrupa’nın liderliğine oynuyor. İşsizlik oranları yüzde 7-8 civarında olan Almanya her sene ihracatta yeni bir rekor kırıyor. Tüm bu olumlu verilere rağmen bireysellik hastalığından kurtulmayan ve çok büyük bir nüfus sorunu yaşayan Almanya’nın çaresiz olduğu konular da var. Yaşam ortalaması dünya standartlarının çok üstünde olan Almanya, 67 yaşında emekli ettiği çalışanlarına uzun süre maaş ödemek zorunda. Bugün 2.500 Euro ve altında brüt ücret alanların emekli olduklarında elde edecekleri maaşlarla geçinemeyecekleri ve sosyal yardım kasalarına başvurmak zorunda kalacakları bizzat bakanlar tarafından itiraf ediliyor. Almanya’da seçimlerin gizli gündemlerinden bir tanesi de emeklilik ve sosyal kasaların hangi yönde kimlerin yararı için kullanılacağı istikametinde. Yeni istihdam alanları için yeni işgücüne ve dolayısı ile göçmenlere ihtiyaç duyan Almanya, diğer yandan da mevcut ‘misafir işçilerden’ entegre edilmiş göçmenleri ile sorunlar yaşamaya devam ediyor. Ülke genelinde yabancıların işsizlik oranı Almanların tam iki katı. Bu oranlar eksik dil bilgisi ve tamamlanamayan meslekî eğitimle izah edilebilir mi? Bu saydığımız faktörler oranları göçmenler aleyhine değiştirse de ayrımcılığın boyutları her geçen gün farklı verilerle sorgulanıyor. AB genelinde işsizliği bahane eden aşırı sağ partiler sosyal sorunları çok iyi analiz ederek propaganda yöntemlerini değiştiriyorlar.
Irkçılık tehdidine paralel olarak davası görülen NSU cinayetleri, seçimlerde belirleyici bir etken olmayacak. Irkçı cinayetlerin faillerinin ortaya çıkması ile sarsılan Alman güvenlik ve istihbarat birimlerinin göçmenlere yönelik suç ve suçlulara (en hafif tabirle) hassas davranmadığı görülüyor. 10 göçmeni katleden ve farklı zaman dilimlerinde 14 banka soyan bir şebekenin Almanya gibi güvenliğin zirve yaptığı bir ülkede uzun süre yakalanamamış oluşu büyük bir soru işareti olarak dursa da seçim sonuçlarını etkileyecek büyük bir sorun olarak gündemde yer işgal etmiyor. Seçim sonuçlarının istikameti ‘bizim AB adaylığımıza engel olursanız tıpkı Sarkozy gibi balık tutmaya gidersin…’ tehdidi alan Angela Merkel’e çıkıyor. Türkiye’nin AB üyeliğine mesafeli tavırlarından okumaya çalıştığımız Merkel bilindiğinin aksine Hıristiyan Demokratlar içindeki en makul ve ılımlı siyasetçilerden bir tanesidir. Şansölye ‘Angie’ sadece Almanya’da değil AB içinde de çok güçlü bir siyasetçi görüntüsü çizmekte. Euro krizini yönetirken AB liderliğini finansal araçlarla ele geçirdiğini de gösteren Merkel ve partisi uzun bir süre daha Almanya’nın başında olup ülke ve AB üzerinde en belirleyici güç olmaya devam edecek.
*Doç. Dr., Fatih Üniversitesi